evdeis.infologo
DOLAR: 2.24 TL
EURO: 2.84 TL

Mektup Türünde Yazılmış Romanlar

Mektup Türünde Yazılmış Romanlar

Edebiyatımızda mektup tarzında ilk romanı, “Hüseyin Rahmi Gürpınar denemiş ve karı koca geçimsizliğini ele aldığı Mutallaka’yı yazmıştır.

Daha sonra yazdığı Sevda Peşinde’nin ikinci bölümü, Ömer Seyfettin’in Bahar ve Kelebekler, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür, Aşk ve Ayak Parmaklan, Sivrisinek, Lokantanın Esrarı, Memlekete Mektup hikâyeleri; Halide Edip Adıvar’ın Handan romanı, Harap Mabetler’deki imzasız mektuplar hikâyesi; Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kadınlık ve Kadınlarımız, Bir Serencam, Milli Savaş Hikâyeleri, Okun Ucundan’daki hikâyeleri; Reşat Nuri Güntekin’in Sönmüş Yaldızlar, Bir Damla Gözyaşı, Bir Hazin Hakikat, Yalan, Bir Hayal Kırıklığı, Kumandanın Şoförü hikâyeleri mektup tarzındadır.

Bunlardan başka Halit Ziya, Mehmet Rauf, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Sait Faik’in bir kısım hikâyeleri de mektup şeklinde yazılmışlardır”(11).

Bazı yerlere yapılan seyahatler de bazen mektup türünde yazılmıştır “Cenap Şahabeddin’in Hac Yolunda (1909) ve Avrupa Mektupları (1931), Ahmet Rasim’in Romanya Mektupları (1916), Falih Rıfkı’nın Londra Konferansı Mektupları (1931) ve gazete sütunlarında kalarak kitap haline henüz getirilmeyen Danimarka Mektupları, anılan yerlere yapılan seyahat sonucunda yazılmışlardır”(12).

Makale, röportaj ve sohbet türünde yazılan mektuplarda şunlardır: “Ahmed Mithat’ın iktisat, siyaset, kozmografya, matematik ile ilgili bilgiler verdiği Hallu’l-ukd (1892) ile Schopenhauer’in Hikmet-i Cedîdesi (1888), Ahbâr-ı Asara, Tamim-i enzâr (1892) adlı eserleri (makalelerden); Ahmet Rasim’in Şehir Mektupları (1912, fikra ve sohbetlerden); Mahmut Yesarî’nin Yakacık Mektupları (1938, röportajlardan) meydana gelmiştir” (13)

Edebiyatımızda az da olsa bulunan manzum mektuplarda, mektupların temel taşı olan tabilik, içtenlik oldukça zorlanır: “Şeyhî’nin Hüsrev ü Şirin’inde, Hüsrev’in Şirin’e ve Fuzûli’nin Leylâ ile Mecnûn’unda, Mecnûn’un Leylâ’ya yazdığı mektubu; Şehzade Beyazıd’ın Kanunî’ye, Kanunînin Beyazıd’a yazdıkları mektuplar; Bağdatlı Ruhî’nin devrinin bütün şairleri ile dostluk münasebeti için yazdığı kırk bir beyitlik kasidesi; Bayburtlu Zihnî’nin sevgilisine yazdığı üçer dörtlüklü iki ayrı mektubu; Ali Paşa’nın Mahmut Paşa’ya, Hafız Ahmed Paşa’nın Bağdat kuşatması sırasında IV.Murad’a, IV.Murad’ın Hafız Ahmed Paşa’ya verdiği cevabî mektupları; Edhem Pertev Paşa’nın Nefise Hanım’a annesi tarafından yazılan manzum mektubu (22 mısra); İsmail Safa’nın kardeşi Vefa’ya (üç) ve memleketi olan Trabzon’a yaptığı ziyaret dolayısıyla yazdığı mektupları, (Mevlid-i Pederi Ziyaret, 1894, yüz seksen dokuz beyit); Ziya Gökalp’in Atatürk’e hitap ettiği İstida (elli dört mısra) ve İkinci İstida (otuz iki mısra) başlıklı mektupları manzum mektuplara örnek gösterilebilir. Aka Gündüz’ün Balkan Savaşı sırasında İki Bayram’ı, Ana Mektupları (Bozgun, 1334), Halit Fahri’nin Bayram Mektubu(Cenk Duyguları, 1933), Kemalettin Kamu’nun İzmir Yollarında Son Mektup’u (N.R Evrimer, Kemaleddin Kamu, 1949), Orhan Seyfî’nin Sevgili’ye Mektup’u (Gönülden Sesler, 1928), Necip Fazıl Kısakürek’in Anneme Mektup’u (Ben ve Ötesi, 1932), Zindandan Mehmed’e Mektup’u (Çile, 1962), Bedri Rahmi’nin Birinci Mektup, İkinci Mektup (ve diğerleri, üçü birden 1953), Orhan Veli’nin Oktay’a Mektuplar’ı (Bütün Şiirleri 1960) edebiyatımızda belli başlı manzum mektuplardır”(14).

Türk Edebiyatında, isim yapmış şair, yazar ve sanatkârların yalnız mektuplarının toplandığı müstakil eserler de vardır: Ali Şir Nevaî, Lâmiî Çelebi, Nâbi, Ragıp Paşa, Tokatlı Ebubekir Kânî, Nev-izâde, Azmîzâde, Ganîzâde, Akhisarlı Abdulkerim, Zaifi Pir Mehmet ve benzerlerinin münşeatları ile, Akif Paşa’nın Münşeât-ı Elhac Akif Efendi (1843) ve Muharrerat-ı Hususuye-i Akif Paşa (1883) adlı eserleri; Namık Kemal’in hususî mektupları (C.I, II, III, Haz.F.A.Tansel, 1967, 1969, 1973), Abdühlak Hamid Tarhan’ın Mektuplar’ı (2 C. 1918), Muallim Naci’nin Mektuplarım’ı (1886), Ziya Gökalp’in Limni ve Malta Mektupları (Haz: F.A.Tansel, 1965), Cahit Sıtkı Tarancı’nın Ziya’ya Mektupları (1957), Yaşar Nabi’nin Dost Mektupları (1972), Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mektupları (Haz:Zeynep Kerman, 1974), Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektupları (1968) bunlardan bazılarıdır.

Dünya Edebiyatındaki Mektup Romanları
Vadideki Zambak:

Honore de Balzac’ın en güzel kitaplarından biridir.Kocasıyla mutlu olamayan Henriette’e kendisinden çok daha genç olan Felix’in imkansız aşkını anlatan kitap. MEB’in 100 Temel Eser’i arasındadır. Eser 17 yy Fransasındaki itcimai hayat hakkında da ipuları içermekte duygusal bir yakınlaşmayı anlatmaktadır.
Ustanın, maharetini tümüyle gösterdiği romanı olarak da bilinir. Balzac acı ve ızdırabı en hissedilir şekilde romanına yansıtmıştır. başka bir gözden aşkın ıstıraplı yüzünü romanı severlere çok iyi yansıtmış ve özgün anlatımıyla okuyucuların gözüne girmiştir.Ayrıca kişi ve yer tasvirlerinde büyük ustalıkla okuru olayın kurgusunun içine sürüklemiştir.
Romanda 17.yy ailesi tarafından çeşitli itişlere maruz kalan bir gencin zamanla hayatın olan değişimleri ve ilerde ve tanıştığı bir kadına olan bağlılığı anlatılıyor, ayrıca bu büyük bir aşk hikayesidir.Kitabı sadece akrabaları almıştır.

Genç Werther’in Istırapları
Werther, son derece duyarlı, her türlü izlenime açık bir insan. Bu insan, içinde bulunduğu toplumun genel kuralları, yaşayış biçimi ve ahlak anlayışıyla sürekli çarpışma içinde.

Werther’in yaşadığı ruhsal dram, başından geçen bir karasevdayla açıklanamaz sadece. Lotte’nin ona karşı yakınlık, sempati ve çekim duyması, ki bu biraz da Werther’in kendi abartılmış yorumlarından kaynaklanmakta, bağımlılığının güçlenmesine ve hatta ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu da W. nin trajedisini, tıpkı aristokratların yanında çalıştığı zamanın dayanılmazlığında denediği “unutarak kopma” denemesinin başarısızlığa ulaşmasında olduğu gibi, açıklayamaz.

Werther çocukluğundan bazı pasajlar aktarıyor. Okul dönemindeki otoriter dayakçı öğretmenden, huzursuzluktan, gözyaşlarından, ruh körlüğünden, yürek korkusundan ve o delikte bunlara katlanmak zorunda olmaktan bahsediyor. Daha sonra saatlerce manzaralı bir yerde oturup, özlemle oralardan uçup gitmek hayalini anlatıyor. Oturduğu yerden bir türlü kalkıp gidemeyecek kadar kendini bu özleme kaptırdığını söylüyor.

Hassas, duygusal, zeki ve bilgili bu insanın eksikliğini hissettiği hayati bir şey var. Bu aşırı gelişmiş hassaslığı sayesinde Lotte’de, somut kanıtlara dayanmayan, tamamen bir içe doğma, ya da 6. his yoluyla, bu eksikliği, çok uzun zamandır duyduğu özlemi giderebilecek insanı keşfediyor. Lotte’nin kardeşlerine karşı anaç bir rolde olması da tesadüf değil. Onun Werther’i ilk tanışmasında bir kuzeni gibi görmesinin altında da aslında idealindeki duygusal bağın bilinçaltından konuşması yatıyor: fiziksel isteklere ve yakınlaşmalara yer olmayan bir sevgi, böylece ileride çıkması kaçınılmaz olan mutsuzluklardan korunmuş olmak. Lotte Werther’i kardeşlerinden biri gibi görüyor, o da zaten onların arasında oynaşmaktan geri kalmıyor.

Burada önemli bir nokta, daha ilk karşılaşmada Lotte’nin Werther’i kendi akılcılığıyla benimsemiş olması ve gelecek günlerde sık sık görüşme zeminini meşru bir platforma sokmuş olmasıdır. Bilinçaltında Werther’den etkilenmiş olmasından ötürü zekasının ürettiği bir ışıkla dramın başlamasına neden olmuştur. Soğuk davranmış olsaydı, Werther’deki duygusal deprem gelişemeyecek, hatta belki de hiç başlamayacaktı. Ama suçlanacak bir durumda mıdır Lotte?

Aslında Werther ruhsal saplantısının farkındadır. Bu tespit kayaların arasında sevgilisine çiçek arayan deliyle karşılaştığı zaman kendisini belli eder. Paralellikler kurar onunla, kendisine acır. Zaten önceden de “en iyi, en mutlu hayatı yaşayabilirdim, aptal olmasaydım.” demiştir. Werther bulunduğu durumu 19. ekim.1772 tarihli mektubunda çok daha açık bir şekilde ortaya döküyor, kişisel “olmazsa olmazını” sarsıcı bir ifadeyle deşifre ediyor: ”Ah, nedir bu ! Göğsümde şiddetle duyduğum bu korkunç ! Durup durup kendi kendime, onu bir kere, yalnız bir kere bağrıma basabilsem; bütün bu dolacak diyorum.”

Annesiyle ilgili anlatımından, aralarında önemli bir bağ olmadığı anlaşılıyor. Bunda büyük olasılıkla suç annede değil Werther’in kendisindedir. O annesine bağlanamamıştır, o istek sönük kalmıştır. Böylelikle anasevgisi konusunda edindiği eksikliği de, kurtarıcı olarak rol biçtiği Lotte’de giderecektir. Çok uzaklardan, dağlar ovalar ötesinden Lotte’ye kollarını açar, yardıma muhtaç çocuk gibi. Tamamlanmamışlığını dile döker: ”bu kadar çok şeye sahibim, ama onsuz hepsi bir hiç.” Tek ruh olma arzusunun ateşini “kendimizden yoksunsak, herşeyden yoksunuzdur.” diyerek ortaya döker. Burada genç Werther’in acılarının gerçek kökeni yatar.

Werther kurtarılabilir miydi? En azından duygularını ayrıntılı bir şekilde kağıda dökebilecek kadar bilinçlidir. Burada sadece kendine acıma duygusu değildir, ifade ettiği. Duygusal zekası bulunduğu duruma mesafeden bakma fırsatı da veriyor. Lotte’nin nişanlısı Albert’le konuşmalarıyla ilgili yazdığı mektupta yaşadığı ilişkiyle ilgili soğukkanlı bir tespitte bulunur: “Dünyada bu ilişkiden daha gülünç bir şey icat edilmemiştir.” Elbette bu duruşta bir acı ve ironi vardır: “Dişlerimi sıkıyorum ve acınacak halimle alay ediyorum.” Lotte’de bunun farkında: ”Böyle komik olduğunuzda çok korkunç oluyorsunuz.” Ama Werther buna rağmen kendisini bu düştüğü uçurumdan çekip çıkaramaz, bilinçaltından da öyle bir gayret hissetmez zaten, kaderine boyun eğmek hatta kendi kaderini kendi çizmek ister.

Aslında ona yardım edebilecek bir kişi vardır, mektup yazdığı arkadaşı Wilhelm. Ama onun da yaptığı tek şey basmakalıp bazı tavsiyelerde bulunmaktır (tatile çıkmak, oradan uzaklaşmak, dine adanmak, vs.) . Bu tavsiyeler tabiiki hiçbir şekilde Werther’in karmaşık, çapraşık ve olağanüstü zengin ruhuna hitap edemez. Wilhelm figüründe burjuva toplumu en acınacak bir şekilde çuvallar. O burjuva toplumuna ki, Werther, dolayısiyle de Goethe, her zaman antipati ve küçümseyerek bakmıştır ve saygı duymamıştır. Böyle bir oluşumdan da hayır beklenemezdi zaten.

Romandaki üç ana karakter ve temsil ettikleri roller şöyledir:
WERTHER – bohem

LOTTE – Yarı burjuva yarı bohem, ama burjuvalığa daha yakın, tıpkı Albert ve Werther’e olan ilişkisindeki oran gibi
ALBERT – burjuva (ama iyiniyetli)

Sponsorlu bağlantılar
Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Yukarı Çık