DOLAR: 2.17 TL
EURO: 2.85 TL

MELAMİLİK

MELAMİLİK

Melâmîlik, halkın bütün yaşam paradigmalarıyla yaşayarak, halkın içerisinde kendini eriterek, toplumsal hayâta bütün yönleriyle katılımı ödevlemekte, edilgin değil etkin bir kişilik profiliyle örtüşmektedir. Bu anlamda “Hakk Aşığı’ olmanın şartı, gönül uyanıklığıdır, yoksa tâc veya hırka giyerek, ‘hakikate erdim’ demek değildir.

“Allâh-u Teâlâ’nın senin hakkındaki bilgisi,

insanların senin hakkındaki bilgisinden daha iyi olmalı.

Bunun için yalnız olduğun zamanki hâl ve hareketine,

insân içinde olduğundan daha çok dikkat etmelisin.

Hamdûn-î Kassâr

Horasan’da, İslâmiyet’in görünürdeki muhkem kuralları­na uyma konusunda samimiyete (ihlâs) vurgu yapan, bununla birlikte sûfî psikolojisi çerçevesinde değerlendirebileceğimiz manevî sarhoşluk (sekr) hallerindeki gösterişten ve bilinme / tanınma / baş olma / şöhret olma / manevî mertebesinden ötürü saygı görme gibi isteklerden kaçınmayı yeğleyen bir meşreb yavaş yavaş filizlenmeye başlayan melâmetîliğin psiko-sosyal arkaplânını şöylece özetleyebiliriz.

Miladî IX. yüzyıldan itibaren dini anlamada, yorumlama­da ve dinî ritüelleri yaşantıya dönüştürmekte, şekilciliğin ve teşrifatçılığın giderek ağırlık kazandığı; bununla birlikte eko­nomik döngünün mistisizme bulaştırdığı seküler kaygıların, faydacılığın ve kolaycılığın; tasavvuf ünitelerini de içine alarak eritmeye başladığı tarihi bir vakıadır. İşte bu sürece karşı, reaksiyoner bir duruş olarak ortaya çıkan melâmetîliğin eleş­tirdiği durum şudur:

Kendisini “Sûfî” diye niteleyen zümrele­rin; ibadetlerini artık sırf bu kimlik sunumunun vermiş olduğu bir zorakilikle / dayatmayla yapmaya yönelmeleri; daha da kötüsü, ontolojik bağlamda ibâdetleriyle Yüce Yaratıcı arasına, halkın sevgisini ve teveccühünü sekonder (ikincil) kazanç ola­rak koymalarıdır.

Melâmî ekolünün manevî terbiyecileri halk tarafından hüsn-i kabul görmeyi, makam sevgisini öncelemeyi/arzu etmeyi, dindar olarak bilinmeyi, bunun vermiş olduğu kişilik ve özlük haklarının imtiyazlarını kullanmayı dâima olumsuzlamışlardır. Bu anlamda melâmîler, Halka menfur olmadan Hakk ile beraber olmayı umde (prensip) edinmişlerdir. Yine Melâmîler, halkın; tek adamcı, kişileri ikonlaştırıcı, kurtarıcı ve abartılı liderler yaratıcı zafiyetini ve cehaletini; asla kendi statüleri için istismar etmemişler ve de sömürmemişlerdir. Öz cümle ile, diğer tarîkâtların politize ve mobilize ettiği statüko­cu bir mollaizmin kurucuları asla olmamışlardır. Aksine, Me­lâmîler; bu erdemli ve nebevi tavrı, devlet yetkesine karşı da takınarak, devlet erkinin tekke veya zavîyelere yapmış olduğu tahsîsatlara ve ödeneklere de asla itibâr etmemişlerdir. Bir anlamda devlet erkinin uzantısı olarak kurumsallaşmamışlar ve popülizme bulaşmamışlar; ve her zaman rafine bir öğreti­nin müntesipleri olarak, esnaf ve sanatkarlar, hattâ âlimler, şâirler, yazarlar ve ehl-i tarîkler tarafından da benimsenmiş­lerdir.

Melâmîler; öğretileri gereği, insân-tekine, bireye, sosyal platform içerisinde tamamen erimesini öğütlemiş, bu yolun manevî yolcusunun halkın arasına karışmasını, bir iş/meslek tutmasını, kendine bir farklılık, seçkinlik, kutsallık, üstünlük ve ruhbanlık atfetmemesini ödevleyerek dikkate ve takdire şayan nebevî bir tavır içerisinde olmuşlardır.

Hucvirî’nin belirttiği gibi Melâmîler, melâmetin Hakk sev­gisinin arındırılması hususunda özel bir etkisinin bulunduğuna ve Hz. Peygamberin de ilk melâmetî olduğuna inanmışlar­dır. Çünkü Mekke müşrikleri onu kâhin, sihirbaz, şâir ve mec­nûn olarak nitelemişler, O ise Allah yolunda mücâhede eder­ken hiçbir kınayıcının kınamasına aldırmamıştır.

Melâmîler riyadan sakınmanın gerekliliğine özel bir vur­gu yaptıkları için bazen halk tarafından ukalâ-i mecânin (akıllı deliler) olarak ta nitelendiriliyorlardı. Hz. Peygamberin ve ehl-i beytinin son derece sâde bir hayât sürdüklerini düşünüldü­ğünde, Melâmîlerin; şöhretten kaçınmaları, ümmetin sıradan bir üyesi gibi adî işlerini dahî kendi başlarına görmeleri, so­kakta yük taşımaları, inşâatlarda çalışmaları, halkın arasına karışmaları, makam ve statü ikonlarını kişiler arası ilişkilerin­de kullanmamaları, keramete itibâr etmemeleri, kendilerini dinî kisvelerle halkın nazarında sevimli göstermeye çalışma­maları; melâmetî düşünce sisteminin, İslâmîyet’in ilk yıllarına ve Hz. Peygamberin hayâtına, “hattâ peygamberlik öncesi hayâtı­na” kadar dahî uzandığını göstermektedir.

Bu anlamda melâmîliğin, kerametler göstererek, hırka gi­yerek kendine görünürde mütedeyyînlik ve farklılık atfeden klâsik sûfî anlayışa ve tarîkâtlara bir tepki olarak ortaya çıktığı düşünülmelidir. Her ne kadar bu tepkinin görünür şekilde hissedilmesinden önce de melâmet fikri bir hâl olarak muta­savvıflar arasında gizil şekilde yaşanıyor idiyse de nazarî ve pratik olarak bir meşreb olarak ortaya çıkması IX. yüzyıl­dan sonraya tekabül etmektedir.

Tasavvuf târihi açısından bakıldığında M. 884 yılından itibâren melâmî düşünce sistemini Sâlim-i Barusî’ye kadar dayandırmak mümkün görünüyor. Bu zât, Nişâbur karyesine mensup bir kişiydi. Yine aynı beldede yaygın olan Kerrâmî tarikatının Pîrî Muhammed bin Kerrâm ile yakın diyalog içeri­sinde bulunuyordu. Bir gün Muhammed Bin Kerrâm’ın, Barusîye “Benim talebelerimi ve dervişlerimi nasıl görüyorsun.?” diye sorduğu, Barusî’nin de “Eğer ruh dünyâlarındaki samimiyet ve Hakka ulaşma isteği davranışlarına yansısaydı, görünüşteki davranışlarında kendini gösteren samimiyet de iç dünyâlarında olsaydı, gerçek erler olurlardı. Onlarda namaz, oruç, zikir gördüğüm hâlde İslâm’ın nurunu göremiyorum. Çünkü bu ibâdetlerini halk tarafın­dan dindar tanımlandıkları için isteseler de istemeseler de bazen tepki çekmemek için, bazen de halkın takdîrini kazanmak ve itibâr görmek İçin yapıyorlar.” dediği söylenir.9

Melâmîler; tasav­vufu yapmacık kalıplardan arındırmak ve onu bir “keramet yapım fabrikası veya mürîd üretim tezgâhı” olmaktan çıkar­mak istiyorlardı.

Ayrıca melâmetî felsefesinde alenî zikir, semâ, raks gibi ritüeller tamamen olumsuzlanmıştır. Bu olumsuzlama kısmen Mevlevîlikle delinmiş olsa da Hamzavî Melâmîlerin bu konu­daki temkinli yaklaşımının geride bıraktığımız yüzyıla kadar teenniyle devam ettiğini söyleyebiliriz.

Melâmîler; görünüşte yapılan bu türlü ibâdetlerin yüce nesnesinin yine benlik (ego) olduğunda diretmişler, insanın Yüce Yaratıcı (Hakk) ile olan ontolojik ilişkisinin sırlanması gerektiğini, ihlâstan ve ibâdetlerden alınacak manevî bereke­tin de ancak böylece neşv-ü nema bulabileceğini savunagelmişledir. Fakat çok nâdir olmakla birlikte bazen bu türlü alenî ibâdetlere ve ritüellere katıldıkları vâkî olmuştur. Bu katılım­daki incelik ise, riyadan kaçıyorken dahî yine riyaya düşülebileceği ve riyanın riyasından da korunmak gerektiği, başka deyişle gösterişten kaçınma konusunda aşırılığa kaçarak, yine bir sıfat sahibi olunabileceği gerçeğidir. Dolaysıyla da riyadan kaçarken tekrar riyaya düşülebileceği çekincesidir.

Yunus Emre’nin şu beyitleri meşhurdur:
Dervişlik olaydı tâc ile hırka ,

Biz dahî alırdık otuza kırka.

veya,

Dervişlik dediğin hırka ile taç değil,

Derviş dediğin hırkaya muhtaç değil.

Yunus’un ilâhîsinde olduğu gibi, Melâmîlik, halkın bütün yaşam paradigmalarıyla yaşayarak, halkın içerisinde kendini eriterek, toplumsal hayâta bütün yönleriyle katılımı ödevlemekte, edilgin değil etkin bir kişilik profiliyle örtüşmektedir. Bu anlamda “Hakk Aşığı’ olmanın şartı, gönül uyanıklığıdır, yoksa tâc veya hırka giyerek, ‘hakikate erdim’ demek değildir.

1. Devre Melâmetîliği Horasan ve Nişâbur bölgele­rinde sekülarizasyona (dünyevileşme) meyleden tasavvuf cereyanına karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıkmış ve kendisinden sonraki dönem­leri derinden etkilemiştir. Sonraki dönemlerde melâmetî para­digma; Yusuf Hemedanî’nin öğrencisi Ahmed-i Yesevî ile bir­likte yeniden Türkî kavimlerin yorumuyla harmanlanmış Lok­man-ı Parende19, (Hacı Bektaş velî’nin Hocası), Hacı Bektaş Velî, Sarı Saltık, Barak Baba, Taptuk Emre, Yunus Emre, Şemsi Tebrizî, Mevlânâ, Geyikli Baba vb. Türkmen Pîrleriyle birlikte Anadolu’nun İslâmlaşmasında başa aktör olmuştur. Bu İslâm­laşma sürecinde, Velâyetnâme’de sözü edilen dervişler 3 grup­ta toplanırlar; a) Türkistan Erenleri, b) Horasan Erenleri, c) Rûm (Anadolu) Erenleri.

Bu sınıflandırma, Türkistan Pîri’nin (Ahmed-i Yesevî’nin) en üstte bulunduğu manevî yerleşik bir hiyerarşiyi göstermek­tedir. Türkistan ve Rûm erenleri arasında bir bağ oluşturan “Horasan Erenleri”, Ahmed Yesevî’nin öğretilerini ve kültürü­nü Anadolu’ya taşımışlardır. Âşıkpaşazâde ise, o zamanki Anadolu’nun sosyo-kültürel yaşamına yön veren kolonizatör zümreleri şöyle özetliyor, a) Gaziyân-ı Rûm, b) Abdâlân-ı Rûm, c) Ahîyân-ı Rûm, d) Bacıyân-ı Rûm. Velâyetnâmeye göre ise Hacı Bektaş Velî, Abdalan-ı Rum’un başıydı. Fakat Bektaşîlik ve diğer unsurları, özellikle de Bâtınî ve Hurufî tandanslı göçer zümreleri içerisine aldığından, giderek “Horasan” ve “Melâmetî” karakterini kaybetmiş ve sonunda devlet eliyle kapatılmak zorunda olan seküler bir kuruma dönüşmüştür. Şems-i Tebrîzî de yine 1. Kuşak Horasan Erenleri arasında kabul edilmesi gereken dev bir Kalenderî Pîri’dir.

Melâmetî düşünce sistemine göre Yüce Yaratıcı’nın (Hakk’ın) dost­ları gizlidir, bunlar serseri, deli, veya miskin, garîb insanlar arasında da olabileceği için herkesi Hızır bilmek gerektiği prensip edinilmiştir. Bu bağlamda Melâmetîliği; her türlü ma­nevî ve mistik iddiadan ve gösterişten arınmış gizli bir dindar­lık türevinde bir Hakk aşığı olmak olarak da tanımlayabiliriz. Başka bir deyişle melâmîlerin Hakk ile ilişkisi gizli; halk ile ilişkileri ise alenîdir.

Melâmîliğin olmazsa olmaz şartlarından bir tanesi de öz-yeterlilik ve özgüvenin ontolojik bir muhteva ile yaşantılanmasıdır. Melâmîlik bu nedenle başıboş insanlar arasında değil de, üretken insanlar veya meslek erbabı arasında daha çok kabul görmüştür.

Yine Kuşeyrî’nin Risalesinde betimlendiği gibi, melâmetîlik Yüce Yaratıcının bir lûtfudur. Yüce Yaratıcı, ken­disinden bahseden ve kendisi İle bir alâka kuran herkesi bü­tün dünya halkına levmettirir. Fakat kınanan kimselerin kal­bini ise, bu gibi olumsuzlamalarla meşgul olmaktan muhafaza eder. Bu durum, Hakk’ın gayreti ve kulunu bir anlamda kıskanmasıdır. O, bu gayreti ile dostlarını (evliyalarını) başkaları­nın mülâhazalarından korur. Tâ ki, güzellikleri ve manevî mertebeleri herhangi bir göz tarafından fark edilmesin diye. Yüce Yaratıcı (Hakk); onları, kendi kendilerini görmekten dahî himaye eder, tâ ki onlar kendi güzelliklerini görüp kendilerini beğenmesinler, netice itibariyle kibirlenme ve kendini beğen­me (ucb) âfetine düşmesinler diye!

İşte bu nedenle Hakk, haklarında ileri geri laf etsinler ve kınasınlar diye, zaman zaman halkı onlara musallat eder. Esasında halk nefs’i levvâme (kınayan nefs) sîretinde yaratılmıştır. Melâmiler iyi kötü ne yaparlarsa yapsınlar, kınanırlar. Kötülük yapsalar, kötülük yaptıkları için, iyilik yaparsalar da, bu kez, kusurlu yaptıkları için zemmedilirler. Azîz ve Celîl olan Yüce Yaratıcı’ya giden yolda bu husus kuvvetli bir esastır. Zira bu manevî yolculukta insanın kendini beğenmişlik hâline düşmesinden daha çetin bir perde ve engel yoktur.

Melâmîlere göre, ‘Ucb’ denilen kendini beğenme hâlinin aslî menşeî ise iki şeydir: biri halk nezdinde itibâr ve makam sahibi olmak, onlar tarafından methedilmeyi arzulamaktır. Diğer durum ise, bir şahsın hareketleri yine başka bir şahsın hoşuna giderse, ve talipli o şahıs tarafından meth-ü sena edilirse, talipli de bundan haz duyarsa yine ucb ve kibir âfetine yenik düşer. İşte Yüce Yaratıcı bir lütuf olarak, bu yolu yâni kendini beğenme yolunu kendi dostları için kapalı tutmuş­tur.

Bu nedenle onların bütün muamele ve davranışları hoş ve güzel olsa bile halk tarafından asla rızâ gösterilerek kabullenilmez. Zira halk, Hakk dostlarının hâl ve hareketlerini hakîkat gözüyle göremez.

Ayrıca Melâmiler, mücâhedeleri ve başarıları ne kadar çok olursa olsun bunu kendi kuvvet ve kudretlerinin bir neticesi olarak görmezler; aksine, dâima Hakk’a ait olarak görürler. Onun için kendilerini beğenme hâline asla düşmezler, böylece de ucb âfetinden korunmuş olurlar. Hakikat gözüyle bakıldığında Hakk’ın kendisinden tamamen razı olduğu kimseden halk razı olmaz. Çünkü çoğu kez Yüce Yaratıcı’nın beğendiğini halk beğenmez ve nankörlük gösterir. Melâmiler de bu çerçe­vede Hakk’ın sevgilisi olmayı, halkın sevgilisi olmaya tercih ederler.

Melâmetîler; hâlis, sâdık kimselerdir ki, amellerine başka­larının vâkıf olmasını da istemezler. Bir melâmî, amelinin orta­ya çıkmasından, günâhının ortaya çıkmasından korktuğu gibi korkar. Sûfî ise ihlâsından dolayı kendi ihlâsını da unutmuş­tur. Melâmetî; halkı aradan çıkaran, fakat nefsine karşı da bunda muvaffak olmayı gaye edinen kimsedir. Bu nedenle Melâmîlerin zikirleri dahi bu kural üzerine bina edilmiştir. Melâmetîyye usûlüne göre zikir dört hâl üzre yapılır: a) Dil ile, b) Kalp ile, c) Sır ile, d) Ruh ile. Melâmiler sırlarını faş etme­mek için daha ziyâde Kalp, Sır ve Ruh ile zikir yapmaya Özen gösterirler.

Melâmî şahısları da tavırlarının i temel düşüncesini ortaya çıkarmak neredeyse imkânsızdır. Çünkü bu öğretiler, bütünüyle manevî bir tecrübeyi gerektir­mektedir. Bu nedenle bir melâmînin uzak durması gereken özellikler, bezenmesi gerekenlerden; terk etmekle mesul olduğu fiiller, yerine getirmesi istenilen fiillerden daha fazladır. Melâmilerin talebeleri için şart koştuğu öğretiler, neredeyse şu veya bu şeyin kerîh görülmesi veya yasaklanması veya birşeyin reddedilmesine dâir bir yasaklar silsilesini taşımaz. Melâmiler kendilerini özenle sırladıkları için onlar hakkında çok net tespitlerde bulunmak ta pek mümkün görünmüyor. Fakat buna rağmen, melâmînin yaşadığı manevî hayâtı öğre­nebildiğimiz nisbette sûfî olsun veya olmasın diğer insanlardan ayrıldığı bâzı farkları ortaya çıkarabilmemiz de kısmen müm­kün görünüyor.

Melâmîliğin büyükle­rinden ve ilk kurucularından birisi olan Hamdûn el-Kassâr’ın Melâmîlik yolunun özelliği kendisine sorulduğunda verdiği cevap ile yazımız bitirelim.

“Halk için herhangi bir hâl ile süslenmeyi terk, herhangi bir hâl veya ahlâk ile onların rızâsını beklemeyi terk ve Allah yolunda kına­yanın kınamasından korkmamaktır.”

Kaynak: Melâmet Hırkası İkinci Kuşak Horasan Erenleri

Sponsorlu bağlantılar
Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Yukarı Çık