DOLAR: 2.89 TL
EURO: 3.21 TL

T-U-Ü HARFİ İLE BAŞLAYAN DEYİMLER

T-U-Ü HARFİ İLE BAŞLAYAN DEYİMLER
Tabana kuvvet: “Binecek bir şey yok, yayan gitmekten başka çare de kalmadı” anlamında kullanılır.”Haydi kalkın bakalım, tabana kuvvet!”
Tabanları kaldırmak: Çok hızlı yürümeye ya da çok hızlı koşarak kaçmaya başlamak.”Polislerin geldiğini görünce tabanları kaldırdı.”
Tabanları yağlamak: 1. Uzak bir yere yayan olarak gitmek için hazırlanmak. 2. Hızlıca koşarak kaçmak.
Taban tabana zıt: Birbirinin tamamen karşıtı olmak, birbirine çok aykırı.”Taban tabana zıt düşüncelere sahiptiler.”
Taban tepmek (patlatmak): Yayan olarak çok uzun yol yürümek, çok sık gidip gelmek.”Kasaba ile köy arasında o iş için az taban tepmedim.”
Tabanvayla gitmek: Araçla değil de yürüyerek gitmek.
Taburcu olmak: İyileşen hasta, bakıma gerek duymadığından hastaneden çıkmak.”Taburcu olan arkadaşlarını karşılamaya gittiler.”
Tadı damağında kalmak: Tadını, lezzetini bir türlü unutamamak.”O kebabın tadı damağımda kaldı.”
Tadına bakmak: Küçük bir parçasını ağzına alarak lezzetini denemek, nasıl olduğunu yoklamak.”Yemeğin tadına baktın mı?”
Tadına varamamak: Bir şeydeki ince güzelliği duyamamak, hissedememek ya da kavrayamamak.”Şu dostluğumuzun tadına varamadım daha.”
Tadında bırakmak: Ölçülü olup aşırılığa kaçmamak.”Yeter çocuklar! Tadında bırakın, havayı bozacaksınız yoksa.”
Tadını almak: 1. Bir şeyin lezzetini almak. 2. Yaptığı işten zevk duymaya başlamak.”O işin tadını aldı bir kez, daha peşini bırakmaz.”
Tadını çıkarmak: Bir şeyin sağladığı güzelliklerden ya da imkânlardan istediği gibi yararlanmak.”Şu tatilin tadını çıkarmaya çalışacağım.”
Tadını kaçırmak: Zevkine varılmaya çalışılan bir şeyde aşırılığa kaçarak olumsuz bir durum oluşturmak, zevki bozmak.
Tadı tuzu kalmamak: Eski zevk veren yanı kalmamak, yavanlaşmak, güzel ve çekici durumu ortadan kalkmak.”İşlerimizin artık tadı tuzu kalmadı.”
Tahtalı köy: Mezarlık.
Tahtası eksik: Aklı noksan, deli.”O ne biçim hareketti, tahtası eksik galiba!”
Takım taklavat: Hepsi, parçalarıyla birlikte.
Takıp takıştırmak: Özenerek süslenmek.”Takıp takıştırmış, öyle çıkmıştı sokağa.”
Takke düştü kel göründü: Kusuru, kabahati örten şey ortadan kalkınca bütün çirkinlikler, hileler, ayıplar ortaya çıktı.
Tam adamını bulmak: 1. En uygun kişiyi seçmek. 2. En uygunsuz kişiyi seçmek.”Tam adamını bulmuşsunuz hani!”
Tam takır kuru bakır: İçinde hiçbir şey yok, bomboş.”Tam takır kuru bakır bir ev bırakıp gitmişler.”
Tam üstüne basmak: İstenilen şeyi bulmak, fikir ve davranışlarında isabet kaydetmek, istenilen sözü söylemek.
Tanrı misafiri: Eve kendiliğinden gelen konuk.”O bir Tanrı misafiridir. Nasıl kalk git diyebilirim.”
Taraf tutmak: Bir yanı desteklemek, yan çıkmak.”Ben sana taraf tutup da onların düşmanlığını kazanma demedim mi?”
Tarihe karışmak: Yalnız adı anılır olmak veya etkisi yok olmak.
Tası tarağı toplamak: Gitmek üzere bütün eşyasını toplamak.”Tası tarağı toplamış arabanın gelmesini bekliyorduk.”
Taş atmak: Birine dokunacak, onu incitecek söz söylemek.
Taş attı da kolu mu yoruldu?: “Bu kazancı sağlamak için hiç yoruldu mu, emek verdi mi, para harcadı mı?” anlamında kullanılır.
Taşa tutmak: Üst üste taş atmak, sürekli taşlamak.”Çocuklar aşağı yoldan geçen karşı köylüleri taşa tuttular.”
Taş çatlasa: “Ne yapılsa, ne denli zorlansa, gerçekleşmesi imkânsız” anlamında kullanılır.”Taş çatlasa bu elbise otuz binden fazla etmez.”
Taş çıkartmak: Biri, ötekinden niteliğiyle üstün olmak.”Nezaketiyle akranlarına taş çıkartıyor.”
Taşı gediğine koymak: Zekice bir hareketle gerekli bir sözü tam zamanında ve yerinde söylemek.
Taşı sıksa suyunu çıkarmak: Bedence çok kuvvetli, dinç kimse.”Taşı sıksa suyunu çıkarır bir adamdı, hastalık onu ne hâle getirmiş!”
Taş kesilmek: Çok şaşırıp ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemez olmak; sesini çıkaramamak, hareket edememek.”Çocuk sanki taş kesilmişti.”
Taş üstünde taş bırakmamak (koymamak): Her şeyi yıkıp yerle bir etmek.”Belediye araçları gecekonduları yerle bir ettiler, taş üstünde taş koymadılar.”
Taş yürekli: Hiç acıma hissi taşımayan, merhametsiz.”Taş yürekli herifler, çocukları hiç acımadan kurşuna dizdiler.”
Tatlı dil: Gönül alıcı, hoşa giden, kırmayan konuşma biçimi ya da söz.”Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır.”
Tatlı sert: Kırmamakla birlikte yumuşak da olmayan söz ya da davranış.
Tatlı su firengi: Batılılık taslayan, Batılı gibi davranan Doğulu Hristiyan.
Tatlıya bağlamak: Bir anlaşmazlığı tarafları memnun edecek biçimde bir çözüme ulaştırmak.”Nihayet işi tatlıya bağladık.”
Tava getirmek: Gereği kadar ısıtmak.
Tavına getirmek: Bir işi en uygun duruma getirmek.”Tavına getirip söyle.”
Tava gelmek: 1. Yumuşamak, kanmak. 2. Süzülecek duruma gelmek.”Söylediğim sözlerle tava geldi; tamam, yapalım dedi.”
Tavır almak (takınmak): Belli bir durum ve davranış almak.”Ağabeyim bana niçin karşı tavır aldı bilmiyorum”
Tavşana kaç tazıya tut: Birbirine karşı olan tarafları çatışma için kışkırtma, davranışlarında yüreklendirme.
Tavşanın suyunu suyu: İki şey arasında çok uzak bir ilgi olduğunu anlatmak için kullanılır.
Tavşan yürekli: Korkak, ürkek, çekingen.”Amma da tavşan yürekli bir adammışsın.”
Tazıya dönmek: 1. Oldukça zayıflamış olmak. 2. Sırılsıklam, çok ıslanmış olmak.
Tebelleş olmak: Kancayı takmak, musallat olmak, istediğini yaptırıncaya kadar yakasını bırakmamak.”Başıma iyice tebelleş oldu, nereye gitsem oraya geliyor.”
Tebdil gezmek: Tanınmamak için kılık değiştirerek gezmek.
Tefe koymak: Biriyle ilgili olarak alaylı dedikodu yapmak.”Bunlar adamı tefe koyarlar, sakın ağzından bir şey kaçırma.”
Tekbir getirmek: “Allah-ü ekber” diyerek Allah`ın adını yüceltmek.
Tekerine çomak sokmak: Birinin yolunda giden işini engellemek, aksatmak gibi davranışlarda bulunmak.”Adamın tekerine çomak soktular, düzenini altüst ettiler.”
Tekin değil: 1. İçinde cinlerin olduğu kabul edilen bina ya da yer. 2. Kendisinde bazı gizli güçlerin olduğu sanılan, tehlikeli kabul edilen kimse.”O eski ev tekin değil diyorlar.”
Telâşa düşmek: Heyecanlanmak, aceleci olmak.
Tel çekmek: 1. Telgraf çekmek. 2. Telle sınırlandırmak, telle çevirmek.
Telleyif pullanmak: Kimi bezeme teli ve süslerle iyice süslemek.”Gelini bir güzel telleyip pulladılar.”
Temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp koymak: Bir meseleyi sürekli anlatmak, yeni bir şeymiş gibi birçok defa söz konusu etmek.
Temel atmak: 1. Bir yapının temellerini yapmaya başlamak. 2. Bir işe başlamak, ilk davranışta bulunmak, girişmek.”Evin temelini yarın atacağız inşallah.”
Temel taşı: 1. Bir yapının temeline konan taş. 2. Bir şeye temel olan öğe, kişi, bir şeyin aslî unsuru, en güçlü dayanağı.”Bu şiir, onun şiir anlayışının temel taşıdır.”
Temize çekmek: Karalama hâlindeki bir yazıyı yeniden, silintisiz ve kazıntısız bir şekilde kâğıda yazmak.”Ödevlerinizi temize çekin.”
Temize çıkmak: Bir kimsenin suçsuz olduğu anlaşılmak.”O yapmadı, temize çıkacak, göreceksin!”
Temiz para: 1. Kesintiden sonra elde kalan para miktarı. 2. Doğru yoldan kazanılmış para.
Tencerede pişirip kapağında yemek: Kıt kanat geçinmek, olanıyla yetinmek.
Tencere dibin kara seninki benden kara: “Kötülükte, kusur yönünde sen benden daha betersin” anlamında kullanılır.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş: İki değersiz kişi bir araya gelmiş, birleşmiş, yakışmışlar birbirlerine.
Tepeden bakmak: Küçümsemek, kendini üstün görmek.”İnsanlara tepeden bakmayı bırak artık, aciz bir varlık olduğunu düşün.”
Tepeden inme: 1. Beklenmedik, şaşırtıcı, ansızın gelen. 2. Yüksek bir makamdan çıkan buyruk, emir.”Tepeden inmeyle bir sürü ehliyetsiz adam geçti işin başına.”
Tepeden tırnağa (kadar): Her yanı, baştan aşağı, bütün vücudu.”Tepeden tırnağa gözden geçirdi ihtiyarı.”
Tepesi atmak: Çok sinirlenmek, birden öfkelenmek.”Tepesi atar atmaz salondakileri dışarı çıkardı.”
Tepesinde havan dövmek: Üst kattakiler gürültü yaparak alt kattakileri rahatsız etmek.
Tepesinden (başından) kaynar su dökülmek: Hiç ummadığı bir durumla karşılaşıp derin bir üzüntüye kapılmak, sıkıntı içinde kalmak.”Hayır cevabını alınca tepesinden kaynar su döküldü.”
Tepesine binmek: 1. Şımarıklığı sebebiyle her istediğini yapmak, yaptırmak. 2. Kendinden güçsüzleri ezmek, onlara kötü davranmak.”Düşmanların tepesine binmek boynumuza borç oldu.”
Tepesi üstü: Tepe taklak, başı yere gelmek üzere.”Çocuk sandalyeden tepesi üstü düşmüştü.”
Tepe tepe kullanmak: Yıpranacağını, eskiyeceğini düşünmeden, sakınmadan istediği gibi kullanmak.”Bu kadar istiyorsan al senin olsun, tepe tepe kullan!”
Terbiyesini vermek: Yaptığı kırıcı hareketler, kullandığı kötü sözler için kendisini sertçe uyarmak, azarlamak, gerekirse dövmek.
Tercüman olmak: Başkasının duygusunu, düşüncesini dile getirmek, anlatmak.
Ter dökmek: 1. Bir işi yapmak için çok zahmet, zorluk çekmek. 2. Çok terlemek.”Bu işi başarmak için az ter dökmedi.”
Tereciye tere satmak: Birine çok iyi bildiği bir konuda bilgi vermeye çalışmak.
Tere yağından kıl çeker gibi: Hiç kimseye zarar vermeden, çok kolaylıkla kimseye hissettirmeden, kimi sorumluluklardan kurtularak.”Merak etme sen, tereyağından kıl çeker gibi halledecektir işi.”
Tersi dönmek: Şaşkınlıktan bulunduğu ve gideceği yeri kestirememek.
Ters tarafından kalkmak: Aksi, huysuz ve ters olmak.”Ters tarafından kalktın galiba, ne dersem tersini yapıyorsun.”
Ters yüz etmek: İçini dışına, altını üstüne getirmek ya da çevirmek.”Gömleğin yakasını ters yüzü edip diktim.”
Ters yüz geri dönmek: İstediğini elde edemeden, eli boş dönmek.
Teselli etmek: Avundurmak, acısını gidermeye, onu rahatlatmaya çalışmak.”Arkadaşını en iyi şekilde teselli ettiğine eminim.”
Teselli bulmak: Avunmak.
Teslim bayrağı çekmek: 1. Yenilgiyi kabullenmek, teslim olmak. 2. Bir çekişme sonunda karşısındakinin istediğini yapmaya razı olmak.”Yakında teslim bayrağını çekerler, endişeye kapılmayın.”
Teslim olmak: 1. Kendinden üstün bir güç karşısında yenilgiyi kabul etmek, mücadeleden vazgeçmek. 2. Kendini teslim etmek, birtakım ellere bırakmak.”Teslim olursan kılına dokunulmayacaktır!”
Teşrif etmek: Onurlandırmak, şereflendirmek.
Tetikte olmak: Her an uyanık ve hazır bulunmak.”Ben size tetikte olun, gözünüzü dört açın demedim mi?”
Tez canlı: Aceleci, sabırsız, beklemeye dayanamayan.”Bu kadar tez canlı olma!”
Tez elden: Çabucak, bir an önce, çarçabuk,”Tez elden hastaneye gitmeli bu yaralı!”
Tezgâhı kurmak: İşe başlamak üzere tüm araç ve gereçleri hazırlamak, çalışmaya başlamak.”Hemen tezgâhı kurup gittiler.”
Tezkeresini eline vermek: Kovmak, işten atmak, işine son vermek.
Tıka basa doldurmak: Doldururken çok bastırıp sıkıştırmak, hiç boş yer bırakmamak.”Çuvalı tıka basa doldurun, ne alırsa kârdır.”
Tıka basa yemek: Haddinden fazla yemek, çok yemek, mideyi rahatsız edecek kadar çok yemek.”Doymaz çocuk, tıka basa doldurdu karnını.”
Tımarhane kaçkını: Delice işler yapan kimse.
Tıpış tıpış yürümek: 1. Kısa adımlarla çabuk yürümek. 2. İster istemez bir yere gitmek.
Tıraş etmek: 1. (Saç, sakal) benzeri tıraş işini yapmak. 2. Bıkkınlık verecek kadar uzun ve gereksiz konuşmak.”Yeni berber iyi tıraş yapamıyor.”
Tırnak göstermek: Gözdağı vermek, korkutmak.
Tırpan atmak: 1. İstemediği kişilerin bir yerdeki görevlerine son vermek. 2. Kırıp geçirmek, topluca öldürmek, kıyıma uğratmak.”Genel müdür olunca, ilk işi yardımcılarına tırpan atmak oldu.”
Tohuma kaçmak: Yaşlanmak, evlenme çağı geçip kartlaşmak.
Tok evin aç kedisi: Varlıklı olduğu hâlde doymayan, ihtiyacı olmadığı hâlde aç gözlülük eden, her gördüğüne sahip olmak isteyen (kimse).”Bu çocuk da tok evin aç kedisi.”
Tokat aşketmek: Ansızın el içi ile vurmak.
Tok gözlü: Mala, paraya, yiyeceğe düşkün olmayan; cömert.
Tok sözlü: Sözünü esirgemeden, çekinmeden, hatır gönül dinlemeden söyleyen.”Rahmetli tok sözlü bir insandı.”
Tongaya basmak: Tuzağa düşmek.”Çok kötü bastı tongaya.”
Top atmak: İflas etmek.”Bu kadar kısa zamanda top atacağımızı sanmazdım.”
Topa tutmak: 1. Bir yeri top ateşi altında bulundurmak. 2. Bir kimseye kırıcı, ağır sözler söylemek.
Topun ağzında: Tehlikeye, saldırıya en yakın yerde olmak.
Toprağı bol olsun: Müslüman olmayan ölülerin anılması sırasında kullanılır, Müslüman ölüler için “Allah rahmet eylesin” denir.
Topu topu: (Azımsanan şeyler için) olup olacağı, yalnızca, hepsi.”Topu topu beş elma almış.”
Toz kondurmamak: Bir şeyi kusursuz göstermek, onda bir kusurun olabileceğini kabul etmemek.”Kızına da hiç toz kondurmuyor.”
Toz olmak: Ortadan kaybolmak, kaçmak, uzaklaşmak.”Çabuk toz olun buradan.”
Toz pembe görmek: Aşırı iyimser olmak; hemen her aksaklığı, üzücü durumları iyimserlikle karşılamak.”Hayatı hep toz pembe görmüştür.”
Tozu dumana katmak: 1. Ortalığı altüst etmek, karışıklığa yol açmak, gürültü patırtı çıkarmak. 2. Çok fazla toz kaldırarak koşmak veya kaçmak.”Başıboş sığırlar tozu dumana katarak yokuştan aşağı iniyorlardı.”
Tur atmak: Dolaşmak, dolaşıp gelmek.”Evin etrafında iki tur atıp yanıma gelsin.”
Turnayı gözünden vurmak: Hiç beklenmedik bir kazanç sağlama imkânını ele geçirmek.
Turp gibi: Çok sağlıklı, sağlam, rahatı yerinde.”Merak etme, turp gibi o.”
Turşu gibi olmak: Çok yorgun, bitkin düşmek.”Üç gündür çalışıyoruz, turşu gibi oldum, hiç hâlim kalmadı.”
Turşusu çıkmak: 1. Çok yorulmak. 2. İyice ezilmek, parçalanmak.”Armutların turşusu çıkmış, yenecek hâlleri kalmamış.”
Turşusunu kurmak: Bir şeyi kullanmak, harcamak gerekirken kıyamamak durumunda söylenir.”Kullanmadığı sandalyeyi vermiyor, turşusunu kuracak sanki.”
Tut kelin perçeminden: Güç bir durumda çözümün zor olduğunu anlatmak için kullanılır.
Tuttuğu dal elinde kalmak: Dayandığı, güvendiği şey önemini kaybederek işe yaramaz hâle gelmek, fayda temin edemez olmak.
Tuttuğunu koparmak: Her girişiminden başarıyla çıkmak, her işi becermek,”O tuttuğunu koparır bir delikanlıdır, güvenin ona.”
Tutunacak dalı olmamak: Güveneceği, dayanacağı kimse bulunmamak.”Küçüktüm, tutunacak dalım yoktu, tek başımaydım.”
Tuz biber ekmek: 1. Bir yemeğe tuz ya da biber dökmek. 2. Bir üzüntünün acısını, bir kusurun ağırlığını daha da artırmak.”İyi yaptın sanki, o günleri hatırlatarak tuz biber ektin kadının yüreğine.”
Tuz (la) buz olmak: Kırılıp parçalanmak, çok küçük parçalara ayrılmak, paramparça olmak.”Masadan düşen vazo tuzla buz oldu.”
Tuzlayayım da kokma: Bilip bilmeden konuşanlar, yüksekten atanlar, düşüncesinde aldananlar için küçümseme sözü olarak kullanılır.
Tuzluya mal olmak: Oldukça çok para harcanarak sağlanmış olmak.”Arabayı tamir ettirdik ama tuzluya mal oldu.”
Tuzu kuru: Hiçbir derdi, sıkıntısı olmayan; kazancı yerinde olduğu için kaygılanmayan.”Sana göre hava hoş, gülersin, oynarsın, tuzun kuru nasıl olsa.”
Tükürdüğünü yalamak: Verdiği sözden geri dönerek benliğini küçültmek.”Ben tükürdüğünü yalayan bir insan değilim, gideceğim oraya!”
Tümen tümen: Pek çok.
Türküsünü çağırmak: Birinin hoşuna gidecek davranış ortaya koymak, söz söylemek, onun tarafını tutmak.”Ömrümce onun bunun türküsünü çağırıp durdum, yeter artık!”
Türkü yakmak: Bir türküye ezgi uydurmak.”Sevdiği kıza yanık bir türkü yakmış diyorlar.”
Tütünü tepesinden çıkmak: Bir acının ateşiyle yanıp tutuşmak, çok üzülmek.
Tüy dikmek: Kötü bir işi, ortaya konan bir söz ya da davranışla daha da kötüleştirmek.
Tüyleri diken diken olmak: Korku, heyecan, endişe veya üşümekten vücuttaki tüyler, kıllar kabarmak, dikilmek.”Hava buz gibiydi, tüylerim diken diken olmuştu.”
Tüyü düzmek: Önceleri kötü olan kılık kıyafetini düzeltmek, iyi yaşama kavuşmuş gibi güzel giyinir olmak.
U
Ucu bucağı olmamak: Bir yer çok geniş, sonu yokmuş gibi olmak.”Kafamı kaldırıp şöyle bir baktım, ovanın ucu bucağı görünmüyordu.”
Ucu dokunmak: Bir işten biri zarar görür olmak, söylenen bir söz birine zarar vermek.”O çubuğu kıracağım fakat ucu sana dokunacak diye kıramıyorum.”
Ucunu kaçırmak: Çıkmaza girmek, denetimi elinden kaçırmak.”İşin ucunu kaçırdın, oldu mu ya?”
Ucu ortası belli olmamak: Bir işe, söze nereden başlanacağı kestirilememek.
Ucunda bir şey olmak: Bir şeyde gizli bir amaç bulunmak.”Bu davranışının ucunda bir şey var ama anlayamadım.”
Ucu ucuna: Ancak yetişecek kadar.”İp ucu ucuna geldi.”
Ucuz atlatmak: Güç ve tehlikeli durumdan az bir zararla sıyrılmak.”Ucuz atlattık, az kalsın uçuruma yuvarlanacaktık.”
Uçan kuşa borcu (borçlu) olmak: Pek çok kişiye borçlu olmak.”Babanın uçan kuşa borcu varmış diyorlar, doğru mu?”
Uçan kuştan medet ummak: Pek sıkıntıda bulunup, bu sıkıntıdan kurtulmak için her türlü çareye, olmadık yerlere başvurmak, yardım istemek.
Uçsuz bucaksız: Çok geniş.”Uçsuz bucaksız kırlarda dolaşmak istiyordum.”
Uçkuruna sağlam: Namuslu, iffetine bağlı.
Uç vermek: 1. Baş vermek (çıban). 2. Bitmek, sürmek (bitki). 3. Gelişme, büyüme başlangıcı göstermek. 4. Bilinmeyeni açıklığa kavuşturucu belirtiler ortaya çıkmak.”İlk bahar geldi, dallar uç vermeye başladı.”
Ulu orta söz söylemek: Bir şeyin aslını bilmeden, düşünüp tartmadan, çekinmeden, açıktan açığa konuşmak.”Birden ayağa kalkıp ulu orta söz söylemeye başladı.”
Uma uma döndük muma: Umut edilen, beklenilen şeyler gerçekleşmeyince hayal kırıklığına uğrayan, kötü durumlara düşen, zayıflayıp gücünü yitiren insanlar için söylenir.
Umurunda olmamak: Aldırış etmemek, önem vermemek.
Ununu elemiş, eleğini asmış: Hayatta yapmak istediklerini yapmış, geri kalan ömrü süresince artık yapacak önemli bir işi kalmamış kimseler için söylenir.
Utancından yere geçmek: Çok utanmak, kimsenin yüzüne bakamayıp sanki saklanacak yer aramak.”Çok mahçup olmuştu, utancından yere geçmek üzereydi.”
Uyku bastırmak: Aşırı derecede uykusu gelmek, uyuma isteği duymak.”Yemekten sonra bir uyku bastırır, kafamı kaldıramazdım.”
Uyku çekmek: Rahat ve huzurlu bir şekilde çok uyumak.”Eve gidip şöyle bir uyku çekeceğim.”
Uyku gözünden akmak: Çok uykusu gelmek, göz kapakları kapanmak.”İki gündür yoldaydık, hemen hemen hiç uyumamıştık, uyku gözlerimizden akıyordu.”
Uykusu kaçmak: 1. Uyuması gerekirken herhangi bir sebepten ötürü uyuyamamak. 2. Bir sorun yüzünden kaygılanmak, endişe duymak.”Uykusu kaçmış, yatakta bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu.”
Uykusunu almak: Gerektiği kadar uyumuş olmak.”Epeydir yatıyorsun, uykunu almış olmalısın.”
Uyku tulumu: 1. Uykuyu çok seven kimse, çok uyuyan. 2. İçine girilerek yatılan tulum biçimindeki yatak.”Uyku tulumu sen de, çabuk kalk!”
Uykuya dalmak: Rahat ve derin bir şekilde uyumak.
Uyur uyanık: Yarı uykulu.”Uyur uyanık ayakta nöbet tutmaya çalışıyordu.”
Uzağı (ileriyi) görmek: Gelecekte ne olacağını sezmek, kestirmek.”Dedem uzağı gören bir adamdı.”
Uzaktan uzağa: 1. İlgisi pek az olan. 2. Çok uzaktan.”Uzaktan uzağa selâmlaşıyorduk işte.”
Uzun boylu: 1. Boyu uzun olan. 2. Uzun süre. 3. Derinlemesine, ayrıntılarıyla.”Meselenin üzerinde öyle uzun boylu durmadık.”
Uzun etmek: 1. Nazlanmak, sözünde direnmek. 2. Sözü uzatmak, tartışmayı sürdürmek. 3. Aşırı gitmek.”Haydi uzun etme de gel benimle!”
Uzun hikâye: Pek çok ayrıntıları bulanan, anlatması uzun sürecek, anlatılmadan da anlaşılamayacak olan olay ya da konu.
Uzun lafın (sözün) kısası: Özetle, kısaca, sözü uzatmayarak.”Uzun lafın kısası, yazar gerçekçi olmalıdır.”
Uzun uzadıya: Çok ayrıntılı olarak, en ince noktalarına inerek.”Meseleyi uzun uzadıya inceledik.”
Ü
Üç aşağı beş yukarı: Az bir farkla, az fazla ya da az eksik olmak üzere, yaklaşık olarak.”Üç aşağı beş yukarı anlaşırız, merak etme.”
Üç buçuk atmak: Çok korkmak, korku içinde olmak, istenmeyen bir durum olacak diye korkup durmak.
Üçe beşe bakmamak: Alışverişte fiyat konusunda küçük farkları önemsememek, almak ya da satmak konusunda cimri davranmamak.”İstediğini üçe beşe bakma, mutlaka al.”
Üç otuzluk: Yaşı hayli ilerlemiş (kimse).
Ümidini kesmek: Artık ummaz olmak, olacağını beklememek, kavuşamayacağını anlamak.”Ümidimi kestim iyice, kocam artık geri dönmeyecek.”
Ümitsizliğe düşmek: Gerçekleşmeyeceğine, olmayacağına inanmak.”Ümitsizliğe düşme bu kadar, belki geri gelir.”
Ün kazanmak: Adı her yerde duyulmak, şöhreti herkesçe bilinir olmak.”O cihana ün salmış bir güreşçidir.”
Üst baş: Kılık kıyafet, giyim kuşam.”Üstüne başına hiç bakmaz ki o.”
Üste çıkmak: Suçlu olduğu hâlde suçsuz durumda olduğunu söyleyip karşısındakini suçlamak.”Bir an önce bu işten kurtulmak için üste çıkmayı başarmalıyım diye geçirdi içinden.”
Üstesinden gelmek: Becermek, üzerine aldığı işi başarmak, yapmak.”Hiç endişelenme sen, üstesinden gelecektir o işin.”
Üste vermek: Fazladan ödeme yapmak.”Üste bir milyon verdiler ama bu arabayı değişmedim.”
Üst perdeden konuşmak: 1. Üstünlük taslayarak konuşmak. 2. Çok yüksek sesle konuşmak.”Üst perdeden konuşmaya bayılır.”
Üstü başı dökülmek: Kılık ve kıyafeti çok eski olmak, perişan durumda bulunmak.
Üstü kapalı konuşmak: Açık, kesin ifadeler kullanmadan konuşup dinleyenin kavrayışına bırakmak.”Niçin üstü kapalı konuştuğunu bir türlü anlayamıyordu.”
Üstünde durmak: Bir işe önem vermek, o işle yakından ilgilenmek, uğraşmak.”Şu işin üstünde dur biraz, yoksa sonun kötü olacak.”
Üstünde kalmak: Artırma ya da eksiltme sırasında onda kalmak. 2. Suçlanmak.”Onlar kaçıp gittiler, kabahat bizim üstümüzde kaldı.”
Üstünden atmak: Başından savmak, bir şeyi ödev olarak kabul etmemek, başkasını ilgilendirdiğini belirtmek.”Bu iş senin, sakın üstünden atayım deme.”
Üstünden dökülmek: Bir giysi bol ve biçimsiz olmak, yakışmamak.
Üstünden (şu kadar zaman) geçmek: Aradan (şu kadar) zaman geçmek.”Üstünden şu kadar zaman geçmesine rağmen hâlâ borcunu ödemedi.”
Üstüne almak: 1. Alınmak, bir hareketin kendisine karşı yapıldığını sanarak kaygılanmak. 2. Bir görevi üstlendiğini kabul etmek.”Her sözü üstüne alma lütfen!”
Üstüne atmak: Kendi kaptığı bir suçu birine yüklemek.”Camı kendi kırdı ama suçu arkadaşının üstüne attı.”
Üstüne basmak: 1. Yerinde bir fikir beyan etmek. 2. İyice belirtmek.”Üstüne basa basa anlat, baban çok mağdurmuş de!”
Üstüne bir bardak (soğuk) su içmek: O işten umudunu kesmek, o işin olacağına inanmamak, parasını ya da malını almaktan vazgeçmek.”Verecek mi? Sen o paranın üstüne bir bardak soğuk su iç!”
Üstüne (üzerine) düşmek: 1. Bir şeyi elde etmek için çok uğraşmak. 2. (Çocuğu) sevme ya da korumada çok ileri gitmek.”Şu çocuğun üstüne bu kadar düşmeyelim, şımardıkça şımarıyor, neredeyse başımıza çıkacak.”
Üstüne fenalık gelmek: Aşırı ölçüde sıkılmak, çok bunalmak.
Üstüne geçirmek: 1. Bir malın tapusunu kendi üzerine yazdırmak ya da çıkartmak. 2. Bir çocuğu evlât edinmek, kendi nüfusunu kaydettirmek.”Evi üstüne geçirmiş dedem, doğru mu?”
Üstüne gelmek: Bir şey konuşulurken ya da yapılırken çıkagelmek.
Üstüne gül koklamamak: Sevdiği birinden başkasını sevmemek, başkası ile ilişki kurmamak.
Üstüne (yatmak) oturmak: Hiç hakkı değilken başkasının malını kendine mal etmek.”Vakıf mallarının üstüne oturdu adam, nasıl yaptı, vicdanı nasıl el verdi bilmiyorum.”
Üstüne titremek: Pek fazla sevgi, özen göstermek; zarar gelmesin diye itinalı davranmak.”Öğrencilerinin üstüne böyle titreyen bir öğretmen daha görmedim.”
Üstüne toz kondurmamak: Bir şeyin kusur, eksiği olduğunu kabul etmemek.”Çocuğunun üstüne hiç toz kondurmuyor.”
Üstüne tuz biber ekmek: Bir üzüntüyü, derdi, kusuru artıracak durum oluşturmak.
Üstüne üstüne gitmek: 1. Bir konuda bir kimseye sürekli baskı yapmak. 2. Güç bir şeyden yılmayıp, sonucu tehlikeli de olsa, çekinmeden o şeyle uğraşmak.”Biliyorum zor ama üstüne üstüne gitmelisin, ancak o zaman başarabilirsin.”
Üstüne varmak: 1. Bir şeyi yapmasını zorlayarak istemek. 2. Bir kadın, evli bir erkekle evlenmek.”Demek tükürdü sana; üstüne varma, zorlama demedim mi sana?”
Üstüne yıkmak: 1. Kendi işlediği bir suçu başkasına yüklemek. 2. Kendisinin de sorumlu olduğu bir işin ağırlığını başkasına yüklemek.”Evin geçim yükünü annenin üstüne yıkmışlar, sorumsuzca yaşıyorlar.”
Üstüne yürümek: Yıldırmak, korkutmak amacıyla saldıracakmış gibi yapmak; ya da saldırmak.”Öfkeyle delikanlının üstüne yürüdü.”
Üvey evlât gibi tutmak (saymak) : Horlamak, haksızlık etmek, iyi davranmamak, küçümsemek.”Dokunma bana, beni hep üvey evlât gibi tuttun, ne zaman yaklaştıysam sana köşe bucak kaçtın benden.”
Üzüm üzüm üzülmek: Haddinden fazla, çok üzülmek.”Anneciği üzüm üzüm üzülüyor ama bir çare bulamıyordu.”

Sponsorlu bağlantılar
ÖZEL ARAMA FORMU

ARADIĞINIZI BULAMADIYSANIZ BURADAN ARAYIN

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum Yaz

Yukarı Çık